KARAKOYUNLU
 

Menü

Anket

Türkiye,Ermenistan ile sınır olan Alican Sınır kapısını açsınmı açmasınmı
Hiç Bir Durumda Açılmasın. (%73,1)
Açılsın (%15,0)
Şartlarımız kabul edildikten sonra açılsın (%11,7)

Toplam Oy: 585

Tüm Anketler

Takvim

« Mayıs - 2019

»

PT SL ÇŞ CM CT PZ
1 2 3 4 5
6 7 8 9 10 11 12
13 14 15 16 17 18 19
20 21 22 23 24 25 26
27 28 29 30 31

İstatistikler

 Toplam Hit: 2625466
 Sitede Aktif: 5
 Ip: 172.69.62.33
 Browser: Default - 0.0
 Toplam Kategori: 19
 Toplam Blog: 275
 Toplam Yorum: 121
 Toplam Resim: 0
 Toplam Mesaj: 122

Etiket Bulutu

CANKAT

Gelenekler

Kas`08
29
Karakoyunlu Gelenekler
Gelenekler

Yorumlar(0)

 

GELENEK VE GÖRENEKLER

Evlenme: Evlenmede bir kısım devreler vardır. Bu devreleri şöyle sıralaıyabiliriz. Kız beğenme, elçi gitme, söz kesme ve belge takma, nişan ve düğündür.
Kız Beğenme:Evlenme çağına gelen gençler ailenin iznini aldıktan sonra düğün vb. gibi yerlerde kız beğenirler.
Elçi Gitme: Erkek tarafı kız ailesince de beğenilirse kız tarafına hatırı sayılır kişilerle elçi gidilir. Kız evine giden elçiler Allah'ın emrini alarak kızın rızası alınıp kız babasından istenir.
Söz Kesme ve Belge Takma: Kız tarafından söz alınınca erkek tarafı birkaç gün sonra söz kesmek için kız evine gider. Erkek tarafı bu gidişinde şeker, kolonya götürerek oradakilere ikram eder. Kız tarafına verilecek başlık ve altın gibi diğer şeyler kesin karara bağlanır. Daha sonra hayır dualarla kızın parmağına belge yüzüğü takılır.
Nişan: Kararlaştırılan günde nişan töreni yapılır. Nişan törenini bazı aileler çalgısız yemekli yaparlar. Bazı aileler ise çalgılı yaparlar. Düğünün bir safhasında kıza yüzük takılır. Erkek ailesi tarafından altın ve bilezikleri takılırken kız ve oğlanın yakın akrabaları ve komşuları da hediyelerini verirler.
Düğün: Nişandan sonra düğün günü her iki aile tarafından kararlaştırılır. Düğünden bir-iki gün önce düğün hazırlıklarına başlanır. Her iki aile alışveriş için pazara çıkar ve alınan eşyalar genellikle gelin ve gelin akrabalarına alınır. Bunun yanında söz kesme taahhüt edilen eşyalar alınır. Düğün töreninin yapıldığı günün ertesi gelinin duvağına gidilir. Burada da kızın ve erkeğin akrabaları çeşitli hediyeler verirler.
Koç Katımı: Bu yörennin en eski geleneklerinden biridir. Bu adet koyun sürüleri olanlar arasında yapılır. Ekim ayının son haftasında yapılan bu törende koçlar renk renk boyanır, çeşitli meyve (Elma) ve şekerlemelerle süslenir. Koç katımı günü bir bayram havasında koçlar sürünün içerisine bırakılır.
Kirvelik: Kirvelik, bize Oğuz Türkleri'nden kalmıştır. Ayrıca, müslümanlar için de çoıcukları sünnet etttirmek islam dininin gereklerindendir. Kirveleri çocuk sahipleri seçerler. Eskiden olduğu gibi bugün de kirveliği çok büyük önem verilir. Şöyle ki kirve, kirve kızını alamaz. Bazı aileler sünnet yaparken aynen düğünde olduğu gibi çalgılı ve eğlenceli yaparlar. Bazı aileler ise yemekli yaparlar. Çocuklara sünnet olduktan sonra davetliler ve yakınları tarafından para ve çeşitli hediyeler verilir. Ayrıca, iki gün sonra da külden çıkarma yapılır.
Bayram Görmeleri :Bayram günleri akrabalar dostlar birbirlerini ziyaret ederler. Yörede Nevruz Bayramı'na da ayrıca büyük önem verilir. Bu bayramda da dost, akraba ve hasta ziyaretine gidilir, hal ve hatır sorulur.

 
 

" IĞDIRDA AŞURA "

aşuralperencetinyol

igd-asu4_1_.jpg

HZ. HÜSEYİNİN ŞAHADETİ VE AŞURA GÜNÜ



BUGÜN 10 Muharrem 1426... Yaratılmışların en yücesi olan Hazreti Muhammed'in Mekke'den Medine'ye göçüşünden beri 1426 yıl geçti...

Bugün 10 Muharrem... Bugün aşûrâ günü... Bugün, evrenlerin övüncünün sevgili torunu Hüseyin'in, Kerbela'da şehit edildiği gün... 1365 yıl önce bugün...

Ne demişti Yüce Nebi:

Hüseyin doğruluğa ulaştıran bir ışıktır...
Hüseyin kurtuluş gemisidir...
Hüseyin bendendir...
Ben Hüseyin'denim...
Eti etimdir... Kanı kanım...
Kim Hüseyin'i severse...
Allah onu seveni sever...

Yüce Nebi demişti ki: "Benden sonra size iki emanet bırakıyorum. Onlarla yolunuzu doğrultursunuz. Biri Kur'an-ı Kerim öteki ehli beyt'im..."

Yine demişti ki: "Benim ehli beyt'im, Fatıma, Ali, Hasan ve Hüseyin'dir..." Abasını üstlerine atmış ve kendi de içine girmişti... Ehl-i âba'da denilmiştir.
Hazreti Peygamber, önce velayet yollarında ötelerin görüntüsüne ulaştı ve veli oldu... Maverayı müşahede etti...

Sonra ötelerden nur geldi ve o nur'u gördü ve nur ona sözler söyledi... Nebilik böyle başladı... Mavera rüyet edildi.

Sonra "de" buyruğu geldi ve Tanrı'nın elçisi oldu... Resullah denildi... Kendisine söylenenleri halka iletti...

Çıkarlarının elden gideceğinden korkanlar direndiler... Gerçeğin sesini kısmak ve onu susturmak istediler. Her yolu denediler...

Gerçek susmadı ve direniş buyruğu aldı... Geçici olarak yurdundan başka bir yurduna göçtü. Sonra geri geldi ve yurdu gerçeğe açıldı. Fetih oldu.
Mekke'nin fethinden sonra Müslüman olanlardan kimilerinin yüreğinde iman yoktu... Onlar mümin olmadılar... Müslüman görünen münafıklardı onlar...

Hüseyin... Hüseyin...

HİÇ mümin olsalar Hüseyin'e kıyarlar mıydı?

En yüce insanın etini doğrarlar mı, kanını Kerbela çölüne akıtırlar mıydı?

Ne demişti Yüce Nebi:
"Hüseyin'in eti etimdir, kanı kanım..."
Hüseyin, Peygamberimiz'in torunuydu... Anası Fatıma... Babası Ali...

Ali Allah'ın arslanı...
Ali toprağın babası...

Yüce Nebinin sözüdür:
"Ali! Senin bana nisbetin, Harun'un Musa'ya nisbeti gibidir. Bir ayrım vardır ki, benden sonra Nebi yok..."

Yaratılmışların en yücesi olan Yüce Muhammed nebilerin de sonuncusudur. Ama onun veliliği, Ali ile sürmüştür. Ali, Allah'ın velisidir. Velilerin de başbuğudur....
Şah-ı Velayet Ali'dir...

Velayet yolları Ali'den sonra Hasan ve Hüseyin ile sürüp gelmiştir.

Kerbela sırrı

KERBELA bir sırdır...

Bildiğimiz, münafıklığın imana karşı savaşı ve bu savaşta yaşayan en yüce müminin ve yakınlarının kanlarının toprağa ulaşmasıdır.

Bu günü unutmalı mıyız?
Hayır, bu günü hatırlamalıyız.
Hüseyin. Bugün şehit oldu ve şehitlerin başbuğu oldu.
Hüseyin, saf Müslümanlıktır...
Hüseyin saf imandır...
Ve bugün imanlarımızda saflık çizgisini arama günüdür.
Selam olsun Yüceler Yücesi Nebiye...
Selam olsun Veliler Şah'ına...
Selam olsun Şehitler Sultanına...
Selam olsun Allah yolunda şehit olanların cümlesine...

asura_alperencetinyol

IĞDIRDA AŞURA GÜNÜ KUTLAMALARI

Iğdır'da kurban bayramından 20 gün sonra muharemlik ayı girer.İnsanlar camilere giderler yas tutarlar.Sırtlarına zincir vurarak Hz.Hüseyin'in çektiği acıyı cekmeye calışırlar.
Ve aşura günü herkes siyah giyer ve mezarlığa doğru yol alınır orada kimisi ölen akrabalarına kuran okutturur ve ölen akrabalarının mezarına sudöktürür dua ederler.

İmam kürsüde konuşmayapar,mersiyeler okunur,kuranlar okutulur aşuragünü hakında insanlara bilgi verilir.bazı köylerde ise(Hakmemet,oba)gönüllü adamlara beyaz giydirerek alınlarına çizik atılır.


Tören biter ve belediye bir yemek verir ve herkes evlerine dağılır ve 40 gün boyunca yas tutulur.

alperencetinyol.sitemynet.com

paint12_1_.jpg

yahuseyin_160_1_.gif

 

 

 
 
 
 
 
 

Bismillahirrahmanirrahim

EHLİBEYT'İN KENDİLERİNE HAS ÖZELLİKLERİ


Ehlibeyt hakkında birçok başlık altında bahsetmek mümkündür. Örneğin:

1- Kur'an ve Hz. Peygamber’in (s.a.a) bize tanıttığı Ehlibeyt.

2- Kur'an ve sünnet açısından Ehlibeyt'in faziletleri.

3- Ehlibeyt hakkındaki Kur'ani ve Nebevi referanslar.

4- Ehlibeyt sevgisi ve önemi.

5- Kur'an, Hz. Peygamber'in (s.a.a) getirdiği dine karşı istediği sadece EHLİBEYT’ini sevmek olarak belirtmiştir. Resulullah (s.a.a) Ehlibeyt sevgisini dinin temeli olarak görüyor. Bunun üzerinde durmak gerekir. 23 yıllık çile ve ıstırabın ve mücadele ve zahmetin karşılığı olarak tanıtılan Ehlibeyt sevgisi nasıl olmalı? Bu sevginin üzerinde durmak gerekir.

6- Ehlibeyt'in İslam’daki önemi, rolü ve olmaları gereken yer, onları Kur'an'ın koyduğu yere koymak, Hz. Peygamber'in koyduğu yere koymak. Kuran ve Hz. Peygamber Ehlibeyt'i nereye koymuş, biz nereye koymuşuz? Hz. Peygamber, Ehlibeyt'i dinin temeline koyuyor, ya biz?! Ehlibeyt, hayatımızın neresindedir? Ehlibeyt'in inancımızda mı bir payı var? Ehlibeyt'in amelimizde mi bir payı var? Ehlibeyt maneviyatımızda mı etkilidir? Ehlibeyt tefsirimizde mi? Ehlibeyt hadisimizde mi? Ehlibeyt fıkhımızda mı? Neresindedir? Araştırdık mı bunu?

7- Ehlibeyt'in kimler olduğu?

8- Ehlibeyt karşısında ümmet olarak sorumluluklarımız nelerdir?

9- Ehlibeyt'in kendilerine has, onları başkalarından ayıran, farklı kılan özellikleri nelerdir?

10-…

Biz bu çalışmada bu başlıklardan sadece birisi, yani "Ehlibeyt'in kendilerine has özellikleri" üzerinde durmak istiyoruz:

Bu özelliklerin en önemlilerini şöyle sıralayabiliriz:

 1- Onların Nübüvvet Hanedanından Olmaları:

Risalet soyundan olmaları, bu ağacın has meyveleri olmaları; başka birileri bu özellikte ortak mı acaba? Hz. Ali’den, Hz. Fatıma’dan, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin ve diğer eimm-i hüdadan başkalarını tanıyor musunuz? Onlar öyle bir nesildendirler ki hepsi birbirindendir ve Allah’ın onlarda olan bir takım kabiliyetlerden dolayı istifa ettiği (seçtiği) ve bütün insanlığın üzerinde tuttuğu bir nesil. Al-i İmran süresinin 33 ve 34 ayetlerinde: "Gerçekten Allah, Adem’i, Nuh’u ve İbrahim soyunu ve İmran soyunu alemler üzerine seçkin kıldı. Bir zürriyet olarak birbirlerinden gelmiştir. Allah her şeyi işiten ve bilendir."

Ehlibeyt böyle bir soydandır, böyle bir ağacın meyveleridirler. Bu birinci özellikleri..

 2- Risalet Ve Nübüvvetin Özel Talim Ve Terbiyesinden Geçmeleri:

Bu önemli özellik de başka hiç kimsede bu özellik yoktur. Emirü'l-Mu'minin Ali (a. s): Peygamberi Allah eğitti ve en güzel şekilde eğitti. Peygamber de beni eğitti. Ne zamandan beri? Ta beşikten risaletin kudretli ve ilahi ellerinde yetişti. Nehcü'l-Belağa'da Hz. Ali (a. s) buyuruyor: "Ben gece gündüz peygamberi takip ederdim, bir deve yavrusunun anasını takip ettiği gibi. Hatta Hz. Peygamber (s.a.a) Hira mağarasında olduğunda ve ona vahiy indiğinde ben de oradaydım. Bir feryat sesi duydum, arz ettim ya Resulullah bu feryat sesi nedir? Buyurdu: Ya Ali bu Şeytan'ın feryadıdır. Benim peygamberliğe seçildiğimi görünce ümidini kesti, ondandır feryadı. Ardından şöyle buyurdu: Ya Ali sen benim gördüğümü görüyorsun, duyduğumu duyuyorsun; ama sen peygamber değilsin."

Hz. Ali de Hz. Hasan'ı ve Hz. Hüseyin’i eğitti. Hatta imam Hasan ve imam Hüseyin Peygamber tarafından talim terbiye edilmiş onun omuzlarında büyümüşlerdi. Bu talim ve terbiye nesilden nesile devam etti. Allah neden Hz. Davud’u peygamber seçiyor; ardından oğlu Süleyman’ı. Birileri bize itiraz ediyor, "Siz İslam’daki önderlik olayını saltanata dönüştürmüşsünüz. Hz. Ali oğlu Hz. Hasan'ı, oda kardeşi Hz. Hüseyin’i, ondan sonra oğlunu ve böyle devam ediyor. Bu saltanat değimli?" Biz onlara şöyle deriz: "Siz hiç Kur'an okudunuz mu? Kur'an'da İbrahim, oğlu ishak, oğlu İsmail, İshak’ın oğlu Yakup, Yakup’un oğlu Yusuf, Hz. Zekeriya’nın oğlu Hz. Yahya, hepsi peygamber olarak seçilmişlerdi. Peki, Allah-u Teala saltanat mı talim vermek istiyor Kur'an-ı Kerim'de?!

Bunun üzerinde düşündünüz mü? Şunu arz etmek istiyorum: Onlar öyle büyük mesuliyetleri üstleniyorlar ki böyle bir kifayetli ellerin talim ve terbiyesinden geçmeden o sorumluluğu üstlenmeleri mümkün değil. Hilafet ve imamet İslam’da peygamberi temsil demektir; peygamberin yerine oturmak demektir. Peygamberin yaptıklarını yapmak demektir, vahiy almanın dışında. Vahiy peygamberimizle son bulmuştur. Bunun dışında peygamberin bütün vazifeleri peygamberden sonra kime intikal ediyor? Yerine oturan halifeye, imama intikal ediyor. Bu sorumluluğu üstlenebilmesi için. Kifayetli ilahi ellerle terbiye edilmesi, eğitilmesi gerekiyor. Ondan dolayıdır ki, Emirü'l-Mu'minin Ali (a.s) Resulullah’ın (s.a.a) eliyle Hz. Hasan, Hz. Hüseyin Hz. Ali’nin eliyle, Hz. Zeyn'ül-Abidin Hz. Hüseyin eliyle eğitilmiştir ve sonuna kadar böyle devam etmiştir. Bu özellikte de yine onlara ortak olan kimse yoktur.

3- Nübüvvet Ve Risaletin İlim Ve İrfanının Madeni Ve Varisi Olmaları:

Bu da Ehlibeytin kendilerine has önemli özelliklerinden birisidir. Evet, önceki o iki husus, onlara böyle bir özelliği kazandırmıştır. Yani, risalet neslinden olmayan, risalet’in talim ve terbiyesinden geçmeyen bir kimse, layıkıyla ve bütün yönleri ile risaletin ilim ve irfanına mahzar olmaya layık olamaz. Onun için Ehlibeyt'in önemli özelliklerinden birisi de nübüvvetin ilim ve irfanının mazharı, varisi olmalarıdır.

Büyük Sünni âlimlerden Ehlibeyt hakkında çok güzel sözler çıkmıştır. Bir tanesi de Said Nursi’dir. Maalesef bu âlimler ve yolunda olduğunu iddia eden kardeşlerimiz, söylenen sözlerin manasını tam veremiyorlar, hakkını eda edemiyorlar. Said Nursi, İmam Ali hakkında: "Âl-i Beyt'in mümessili olması hasebiyle nur-i Muhammedi, hakikat-i Muhammediye ve Sırrı Muhammediye onda tecelli etmiştir." Ardından şöyle demiştir: "Hiç kimse ile kıyaslanamaz. Yani, Ali başkalarıyla kıyaslanamaz."

Hilafet sıralamasında ve makamda Hz. Ali’yi 4. sıraya koyanlara Said Nursi, o mümessil-i Âli Muhammed olduğu için hakikati Muhammediye, Sırrı Muhammediye onda olduğu için hiç kimse ile kıyaslanamaz. Bu sözü ilk söyleyen Hz. Muhammed'dir (s.a.a). Ne buyurmuştur: "Biz Ehlibeytle hiç kimse kıyaslanamaz"

Ama gerçekten bu söylenen sözleri idrak noktasında ve hakkını eda etme noktasında kaç kişi gösterebilirsiniz? Bu özellik, yani Peygamber'in nübüvvetinin, ilim ve irfanının varisi olmalarında hiç kimse Ehlibeyt'le kıyaslanamaz.

Buraya kadar üç özelliği inceledik:

1- Risalet neslinden olmaları. Yani Allah'ın seçtiği bir nesil olmaları…

2- Risaletin eliyle talim terbiye görmeleri.

3- Risaletin ilim ve irfanının varisleri olmaları.

 4- Ehlibeyt'in Başkalarının Üstadı Olmaları Ve Onların Kimseye Muhtaç Olmamaları:

Öndeki üç özellik, Ehlibeyt'i diğer kimselerin üstadı konumuna getirmiştir.

Herkes onlardan ilim almış. Onlar kimseden ilim almamıştır. Kendi babaları dışında hiç kimseden ilim almamışlardır. Bakın İslam âlim ve büyüklerinin okudukları medreseler, üstatları, hocaları hepsi bellidir. Siz bir kişiyi gösterin ki mesela İmam Muhammed-ül Bakıra üstatlık yapmış olsun. Zamanının büyük âlim-uleması, mezhep alimleri hepsi İmam Cafer-i Sadık’tan almışlardır. Hiçbir kimse gösteremez ki İmam Muhammed Bakır ve İmam Cafer-i Sadık bunlardan oturup da ders almış olsun!

Ama bunların hepsi ya direk ya da vasıtalı olarak İmam Cafer-i Sadık'tan feyz almışlardır. Bu özellik, Ehlibeyt'ten başka kimsede yoktur. Bu âlemde bir kişi Ehlibeyt imamlarından bir tanesine bir şey öğretmiş olduğunu ispat etsin, böyle biri varsa söylesin.

 

İmam Ali (a. s) bir söz buyurmuş: "Bana bir kelime öğretenin kölesi olurum." Bu sözün birçok manası vardır, ama siz bana bir kişiyi gösterin (Hz. Peygamber (s.a.a) dışında) İmam Ali'ye (a.s)

bir şey öğretmiş olsun. İmam Ali (a.s): "Ben Hz. Muhammed (s.a.a) kölelerinden bir köleyim" buyurmuştur. Peygamber'in makamı bellidir. Peygamber'den sonra insanlık tarihinde bir insan gösterebilir misiniz ki İmam Ali’ye bir kelime değil, yarım kelime öğretmiş olsun!!!. Öğreten varsa İmam Ali kölesi olurdu. Kim diyebilir ki: "Sorun bana, yerden sorun, gökten sorun; ben göğün yollarını yerden daha iyi tanıyorum!...

Bu sözü söyleyebilecek başka biri var mı? Onun için Ehlibeyt'in dördüncü özelliği, herkesin üstadı olmaları ve herkesin onların talebesi olmalarıdır. Bu, zamanların hepsi için geçerlidir. Ansiklopedileri tarih kitaplarını okuyun; istisnasız şu mezhebin, bu mezhebin kitabı değil, hepsini okuyun. Taberi'yi, İbn-i Esir'i, İbn-i Hişam'ı ve günümüzdeki kitapları okuyun. 12 imamın ismini görün ve İslam âlimleri onlar hakkında neler yazmışlar? Bu durum Ehlibeyt dostları için iftihardır.

5- Ehlibeyt'in Şaibesiz, Pırıl Pırıl, Kur'an'ın Tabiri İle Mutahhar (Tertemiz) Oluşları:

Aslında buna delil bile istemez. bir nebze tarihten haberi ve bilgisi olan bu hakikati idrak eder. Nedir bu özellik? Ehlibeyt'in şaibesiz, pırıl pırıl, Kur'an'ın tabiri ile mutahhar (tertemiz) oluşlarıdır. Hangi Ehlibeyt imamına tarihten bir şaibe gösterilebilir? Ferdi, ailevi, sosyal, siyasal, fikri, ameli herhangi bir konuda en ufak bir şaibelerini hiç kimse gösteremez. Bu Ehlibeytin beşinci önemli özelliğidir. Evet Kur'an'ın tabiriyle mutahhar oluşları, şaibesiz ve pırıl pırıl tertemiz oluşlarıdır. Başka birisi var mı? Hakkında böyle bir şeyi rahatlıkla söyleyebileceğimiz başka birisi var mı? Kur'an'ın üstüne taharet damgasını bastığı, başka birisini gösterebilir misiniz ki hayatının başından sonuna kadar bir tane bile siyah leke bulunmasın?! Tarih bilen, okuyan, araştıranlar, buyursun varsa söylesin. İmam Ali, İmam Hasan, İmam Hüseyn, İmam Zeynü'l-Abidin; bunlar meşhurdurlar ama, biz diyoruz ki Ehlibeyt imamlarının hiç birisi hakkında bir tane bile şaibeli nokta yoktur.

6- Bütün İlahi Ve İrfani Değerlerin Zirvesinde Oluşları:

Aklımıza ilahi, insani değer ve fazilet sayılabilecek ne kadar özellik varsa getirelim ve bu ölçüleri İslam’ın ilk gününden itibaren insanlara tatbik edelim bakalım bu ölçülerde Ehlibeyt nereye oturuyor diğerleri nereye oturuyor!!! Ehlibeyt'e benzemelerini bırakın, karşılaştırmaya bile gelmezler. Said Nursi, İmam Hasan ve İmam Hüseyin (a.s) için hakiki nübüvvet vereseleri demiş. Bu ne demek? Yani Peygamber'in hakiki varisleri demektir. Peygamber'den onlara mal mülk mü kaldı? Hayır, peki Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin, peygamberden neyi miras aldılar? Burada bahsedilen mirastan kasıt nedir? Bir de inin tarihimize, hayatımıza, yaşamımıza, ibadetimize, ilmimize tefsirimize, hadisimize bakın; Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’den ne kadar nasibimiz var? Bakalım gerçekten Peygamber'in hakiki varisleri olma unvanı, bu halleriyle onların haline şamil mi, değil mi?

Buhari ve Muslim de dahil bütün Kütüb-i Sitte’nin hepsini karıştırsan, Hz. Hasan’dan 13-14, Hz. Hüseyin’den 7-8 taneden fazla hadis bulamazsınız. Sahih-i Buhari’de bir tane bile Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’den hadis nakledilmediğini biliyor musunuz? Peki, Hz. Peygamber (s.a.a) hakiki vereseleri bunlar ise, niye bunlardan bir şey alınmamış. Nereye gitmiş bu ilim? İbn-i Hecer Mekki , Sevaiku'l-Muhrika isimli kitabında diyor ki:

"Uzun bir zaman, Medine’den başka yerlere giden kervanların yükünü, Cafer-i Sadık’tan alınan ilimler teşkil ediyordu."

Peki, gelin soralım şimdi: Ey İbn-i Hecer, bu develer, bu kafileler yüklerini, bu ilimleri nereye götürüp döktüler. Bunlardan neden kitaplarda hiçbir eser yoktur? Hakiki verese olmak bu mudur? Yoksa Peygamber (s.a.a) onları gerçek verese-i nübüvvet seçti ama biz onlara sahip mi çıkamadık?

 7. Ehlibeyt'in; İslam’ın, Kur'an'ın, İlahi Ve Dini Değerlerin Maslahatını Her Şeyin, Hatta Kendi Canlarının Bile Üstünde Tutmaları:

Evet, Ehlibeyt'in en önemli özelliklerinden birisi budur ki bizce birçok insan, bu hususu kavrayamadığından dolayı bazı olayları da yanlış değerlendirmektedir. Evet, onlar abdullahtılar, Allah’ın kuluydular. İmam Ali Allah’ın abdiydi. Rabbi onun için neyi istese ve emretseydi, onu yapardı. İmam Ali’ye (a.s) Allah savaşacaksın dediğin de savaşırdı, sus dediğinde de susmasını biliyordu. Sordular "Ya Ali, neden meydana çıkarken sadece tek yönlü zırh giyiyorsun? Sırtın açık kalıyor, neden sırtını da kapatacak bir zırh giymiyorsun?" dediklerinde şöyle cevap veriyordu:

"Ben, hiçbir zaman düşmana sırt çevirmiyorum ki, sırtıma da zırh giymeye ihtiyaç duyayım!"

Savaş gerektiğin de meydanlarda Ali böyle kükrüyordu. Bir öksüzün önünde eğilmek onun başını okşamak ve onun yanında küçülmek gerektiğinde Ali elini o öksüzün başına çekiyordu:

"Yavrum bu Ali’yi bağışlayın, Ali’yi affedin, Ali sizden birkaç gün gafil olmuş" diye yalvarırdı o küçüğe!

Ali, susması gereken yerde de İslam’ın maslahatı için, Kur'an’ın maslahatı için susmasını da biliyordu. Ali sadece Zülfikar’ından kan damlayan bir Ali değildi. Birçokları bize Ali’yi böyle tanıtmaya çalışıyor. Sadece Zülfikar’ından 24 saat kan damlayan bir Ali!

Ali ibadet meydanlarının da kahramanıydı. Ali mihrapların da kahramanıydı. Ali insani değerlerin de kahramanıydı. Ali İslam’ın, Kuranında kahramanıydı. Ali secdelerin, rükûların ve gözyaşının da kahramanıydı. Her şeyinde kahramanıydı. Ali buydu. Diyorlar ki, siz peygamberin vefatından sonra şöyle böyle olmuş. Dediğiniz gibi olsaydı o Allah’ın aslanı elinde Zülfikar onların kökünü kazırdı. Siz Ali’yi küçültüyorsunuz korkak duruma düşürüyorsunuz. Ben onlara 1 cümle söylüyorum.

Peygamber mi daha şecaatli idi, yoksa Ali’mi? Hz. Ali Nehcü'l-Belağa da buyuruyor ki, Biz savaşlar da zor durumda kaldığımız da peygambere sığınıyorduk. Bakın Ali Allah’ın aslanı Zülfikar’ın sahibi, "La Feta İlla Ali, La Seyfe İlla Zülfikar" hitabına muhatap olan Ali böyle buyuruyor. Ama bu Peygamber Hudeybiye antlaşmasında müşriklerin karşısında ateşkes imzalamaya razı oluyor. Hatta mübarek ismini Resulullah lakabıyla yazdırmaya yanaşmıyorlar. Resulullah bu anlaşmayı yazan Ali’ye "Olsun ya Ali, sen sil o lakabı, Muhammed yaz" buyuruyor. Peki, haşa Peygamber korkak mıydı ki böyle buyurdu? Peygamber canından mı korkuyordu? Niye ateşkes imzaladı? Bu durumu kabul etmeseydi ve saldırsaydı düşmanlara!

Anlamıyorlar ki Peygamber Allah’ın kuludur. Allah'ın emri orada geri çekilmekti, Allah'ın emri orada İslam'ın ve Kur'an'ın maslahatı için susmaktı. Hz. Ali de Peygamber'den almış dersini. Ali peygamberden ayrımı? Ali, Kur'an'ın tabiriyle Peygamber'in canı, nefsi mesabesinde değil mi?

Bazıları İmam Ali’nin(a.s) hatalarından olarak şunu gösteriyorlar: Baksanıza Peygamber Hudeybiye anlaşmasında Hz. Ali’ye dedi ki, ya Ali, sil benim lakabımı oradan , Hz. Ali de dedi ki yok silmiyorum ya Resulullah!!!

Gerçekten orda İmam Ali (a.s) ne buyurmuş bir bakalım bu davranış Peygamber'e isyan mı hata mı? İtiraz mı? Yoksa ne?

İmam Ali buyurdu ki: Ya Resulullah vallahi elim gitmiyor sizin isminizi silmeye! Senin adını ben nasıl silerim… İşte Ali böyleydi. Allah basiretimizi artırsın.

Ehlibeyt'in en büyük özelliklerinden birisi de buydu işte. İslam’ın, Kuranın maslahatını ön planda tutmak; isterse canına mâl olsun, isterse haysiyetine mâl olsun, isterse korkaklıkla suçlansın. Onun için, Ali savaş meydanlarında sırtını asla düşmana dönmüyor, ama yeri geldiğinde de 25 yıl susmasını biliyor. Onun eğittiği risalet ağacının meyveleri Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve diğer imamlar hepsi böyledir. Bunların hayatlarında ki farklı davranışlarının sırrı da burada yatmaktadır.

Hz. Hasan niye Muaviye ile ateşkes yaptı da Hz. Hüseyin çıktı Muaviye’nin oğlunun karşısında kıyam etti. Diyebilir miyiz ki Hz. Hüseyin, Hz. Hasan’dan daha cesaretliydi? Elbette ki hayır… Hz. Hasan, o gün İslam’ın maslahatını susmada, feragat etmede hatta gözünün önünde babasına lanet edenlere rağmen İslam’ın maslahatını susmada gördüğü için bağrına taş basıp susmasını bilmiştir. Çünkü o zaman İslam'ın maslahatı öyle gerektirmişti.

Hz. Hasan'ın gözünün önünde babasına hakaret ediliyordu. Ama ne yapsın, orada Allah'ın emri susmaktı. Çünkü İslam tehlikedeydi. Emirü'l-Mu'minin Nehcü'l-Belağa’da buyuruyor ki:

"Ben Peygamber'den sonra iki mahzurun arasında kaldım. Ya kesik ellerimle saldırıp hakkımı savunacaktım; o zaman İslam'ın temelden yok olma tehlikesiyle karşı karşıyaydım. Çünkü içten münafıklar, dıştan da Bizans ve Kisra İmparatorluğu sınırlara dayanmış, İslam'ı tehdit ediyorlardı. Ben İslam’ın maslahatı için sustum. Ama boğazım da kemik, gözümde diken kalmış bir kimsenin susması gibi sustum."

İşte Hz. Hasan’ın susması da böyle bir susmaydı. Ama öbür taraftan Hz. Hüseyin de baktı ki eğer kıyam etmezse, can feda etmese, sahip olduğu her şeyi topyekûn Allah’a kurban vermezse, İslam’ın temelleri tehlikede.

Buyurdu: "İslam Yezit gibi bir öndere, halifeye, zalime müptela olduğunda, o İslam'la vedalaşmak gerekir!"

Hz. Hüseyin baktı ki İslam, temelden sarsılıyor. Bundan dolayı gereğini yaptı ve her şeyini İslam'a feda etti. Muaviye zahirde İslami bir görüntü sergiliyordu. Ama Yezid alçağı açık bir şekilde şarap içiyor, kumar oynuyor, ayyaşlık meclisleri tertip ediyordu; it oynatıyordu, maymun oynatıyordu; zina ediyordu. İmam Hüseyin, baktı ki eğer bu haliyle Yezid'in karşısında sussa, bu onu teyit anlamına gelecek ve İslam’ın fatihası işte o gün okunacaktı.

İmam Hüseyin (a.s) buyurdu ki Mekke’den çıkarken: "Ben yarın hareket ediyorum." Çünkü Medine’den biat etmeden çıktı geldi Mekke’ye; orada da rahat bırakmadılar. Haber geldi ki ya Hüseyin, eğer burada kalırsan, gizlice Allah’ın evinde, Kâbe'nin kenarında senin kanını dökecekler." İmam Hüseyin’in gönlü razı olmadı Allah’ın evi kana bulaşsın. Buyurdu: "Ben yarın yola çıkıyorum; Irak’a doğru hareket ediyorum. Kim bizim yolumuzda canını feda etmek istiyorsa, "likaullah"a kavuşmak istiyorsa, gelsin, ben gidiyorum." Geldi Kerbela’ya ve sahip olduğu her şeyi feda etti…

Ehli Beyt ve Namaz 

 Hz. Ali ile Muaviye arasında gerçekleşen Sıffin savaşının en çetin muharebe gecelerinden birinde Leylet’ul-Harır’de, savaşın, amansız şekilde sürmesine ve bizzat Hz. Ali aleyhisselam’ın da savaşa katılmasına ve şiddetle çatışmasına rağmen teheccüt namazını bile terk etmedi ve meydanda gece namazını kıldı.

Yine Sıffin savaşında bir başka gün, İbn-i Abbas, Hz. Ali aleyhisselam’ın meydanın ortasında bir yandan savaşırken ara sıra göğe baktığını gördü; İmam’a yaklaşarak ne yapıyorsunuz? dedi İmam ‘güneşe bakıyorum ki, öğle olduysa namaz kılayım’ dedi. İbn-i Abbas şaşkınlıkla “Acaba savaşın bu kızgın zamanı namaz kılmak olur mu?! Muharebe, namaz kılmamıza engeldir” dedi. Ama İmam Ali (Allah’ın selamı ona olsun) “Biz sadece namaz için onlarla savaşıyoruz” dedi...”

Kerbela’da Hz. Hüseyin (Allah’ın selamı ona olsun) ile Yezid’in ordusu karşı karşıya gelmişti; Aşura gününün öğle vaktiydi. O gün sabah erkenden Kerbela kahramanları, düşmanın kalabalık ordusuna ve kendi sayılarının az oluşuna bakmayarak, en zor şartlarda bile mümin kimsenin hak ve İslam yolunda her türlü fedakarlığa hazır olması ve Allah yolunda her şeyini vermekten çekinmemesi gerektiğini göstermek için eşsiz bir yiğitlik destanı sergiliyorlardı. Bazıları şahadet şerbetini içmiş ve geri kalanlar da Hz. Hüseyin ile birlikte tüm varlıklarıyla düşmana karşı savaşmaktaydılar. İmam’ın ordusundan olan Ebu Semame Seydavi Hz. Hüseyin’e yaklaşarak şöyle dedi:

“Canım sana feda olsun. Düşmanlar bize yaklaşmış bulunuyorlar; ama ben şehit olmadan onlar sana dokunamazlar; seni şehit edemezler. Allah’a kavuşmadan önce öğle namazımı seninle kılmak istiyorum” dedi.

İmam, başını kaldırıp göğe baktı ve “Namazı hatırlattın; Allah seni namaz kılanlardan etsin. Evet, şimdi namaz vaktidir; düşmandan namaz için muharebeye ara verilmesini isteyin” dedi. Düşman bu isteği kabul etmedi. Buna rağmen, İmam (Allah’ın selamı ona olsun) henüz şehit düşmemiş olan ashabıyla İslam’da muharebe vakti için  belirlenen şekilde namazlarını kılmaya başladılar. Bu halde İmamı korumak için ashaptan bir grup, düşmanın önünde durup kendi canlarını siper ettiler. İmam ve ashabı namazlarını bitirdiklerinde önde durup canlarını siper eden vefalı ashaptan bazıları aldıkları ok yaralarıyla yere serilip şehadete erişmişlerdi.”

Zalim Abbasi Halifesi Me’mun bir plan çerçevesinde birkaç defa İslam aleminde o güne kadar eşine rastlanmayan toplantılar düzenlemiş ve birçok mezhep ve dinlerin büyük bilginlerini bir araya getirerek İmam Rıza aleyhisselam ile tartışmalarını kararlaştırmıştı; onun gayesi bu yolla İmam’da ilim yönünden bir eksiklik yakalayıp İmam’ın manevi ve ilmi makamına gölge düşürmekti. Ama İmam Rıza (Allah’ın selamı ona olsun) Allah’ın verdiği vehbi ilimle o  toplantıya davet edilen bilginlerin tüm sorularına cevap vererek hepsini delillerle ikna edip susturmuştur.

Tarihte nakledildiğine göre, bu toplantılardan biri esnasında, İmam Rıza (Allah’ın selamı ona olsun) namaz vakti olunca Memun’a yönelerek ‘Namaz vakti olmuştur’ dedi ve namaz için toplantıya ara verilmesini istedi; bu sırada büyük bir bilgin olan İmran, İmam ile konuşmaktaydı. İmran, İmam’a “benim cevabımı yarıda bırakma; kalbim yumuşamıştır ve senin sözlerini kabul etmeye hazırlıklıyım” diyerek ricada bulundu, ama İmam bu isteği kabul etmedi ve namaz kılıp geri dönerim” diye karşılık verdi ve sonra namaz için ayağa kalktı.

İmam Sadık, dört gün sabahtan öğleye kadar öğrencilerinden biri olan Mufazzal’e tevhit hakkında özel olarak ders veriyordu.  Ama namaz vakti olur olmaz derse ara veriyor ve namaz kılıyordu.

İmam Cafer Sadık (Allah’ın selamı ona olsun) vefat zamanı yaklaşınca tüm akraba ve yakınlarını çağırarak onlara şöyle demiştir:

“Bizim şefaatimiz, (Biz Ehli Beyt’in şefaati) namaza önem vermeyen kimseye ulaşmaz.

Yine buyurmuştur ki:

“Hesap anında her şeyden önce, kul namaz yönünden hesaba çekilir; eğer namazı kabul olursa, diğer amalleri de kabul olur; eğer namazı reddedilirse, diğer amelleri de reddedilir.”

Hz. Ali (Allah’ın selamı ona olsun) okuduğu bir duada şöyle diyor:

“Allah’ım ben sana cehennemin azabının korkusundan veya cennete olan özentiden ibadet etmiyorum. Seni kulluk edilmeye ve ibadet olunmaya layık bulmuşum; sana bu yüzden ibadet ediyorum.

Şimdi burada şöyle bir soru ile karşılaşıyoruz acaba Ehli Beyt neden namaza bu kadar önem vermiş; ve kendi dostlarını namaza her şeyden daha çok önem vermeye teşvik etmişler. Namazın insan hayatındaki yeri nedir? Namaz insanın hangi sorununu çözüyor? Ve esasen namaz kılmanın felsefesi nedir? Şimdi bu sorulara kısaca cevap vermeye çalışalım.

Namazın Hikmeti

1. Istıraplardan Kurtulmak

Her insan, hayatın coşkun denizinde, özellikle zorluk ve sıkıntı anlarında, kendi ıstırap ve kaygılarını yatıştırmak için sağlam bir manevi sığınağa ihtiyaç duymaktadır. Bu sığınak ise, Allah’ı anmaktan başka bir şey olamaz.

Namaz, kul ile Yüce Allah arasında sürekli bir irtibat vesilesidir. Hayatın zorluklarında şaşkınlığa uğramış insan, sadece Allah’a yönelmekle huzura kavuşabilir ve namaz insanın Allah’a yönelmesini, O’na bağlanmasını sağlar. Zayıf ve güçsüz insanın, güçlü ve kadir olan Allah Teala ile bu manevi ilişkisi, hayatın inişli çıkışlı yolunda, çeşitli zorluklar karşısında insana güç verir ve onu ıstıraplardan kurtarır.

Allah Teala şöyle buyurur:

...Bilin ki, ancak Allah’ı anmakla kalpler güvene kavuşur

Yüce Allah’ın bizim ibadetimize hiçbir ihtiyacı yoktur; ama bizler, Allah’a ve onunla ilişki vesilesi olan ibadet ve namaza muhtacız.

Namaz kılan bir mümin, her gece ve gündüz, beş defa bütün varlığıyla Allah’a yönelmekte O’nu anmaktadır.

2. İlahi Muhabbet

Bir pusulanın denizdeki gemiye hedefe doğru kılavuzluk etmesi gibi namaz da mümini, sürekli olarak, en yüce hedef olan Allah’a kavuşmaya doğru kılavuzluk etmekte ve onu yanlış yollara sapmaktan korumaktadır.

Resulullah  (Allah’ın salat ve selamı ona ve Ehli Beyt’in’e olsun) şöyle buyuruyor:

“Mümin namaza başladığında, Allah Teala, namazı bitirinceye kadar lütuf ve merhamet ile ona bakar ve o ilahi merhamet gölgesinde yer alır; onun etrafını göğün ufuklarına kadar melekler sarar ve Yüce Allah bir meleği onun baş ucunda durup şöyle demekle görevlendirir: Ey namaz kılan! Eğer kimin sana baktığını ve kiminle raz-u niyaz ettiğini bilseydin, asla bu yerinden ayrılmazdın ve başka bir şeye ilgi göstermezdin.

 İmam Cafer Sadık’a (Allah’ın selamı ona olsun) Yüce Allah’a en güzel yakınlaşmak vesilesi nedir diye sorulunca “Allah’ı tanımaktan sonra Allah’a yakın olmak için namazdan daha önemli bir şey olduğunu bilmiyorum” demiştir.

3. Kötülüklerden Uzak Kalmak

Namazın en önemli sonuçlarından biri, insanı kötülüklerden korumasıdır. Allah Teala buyuruyor ki

“...Namazı hakkınca kılın. Gerçekten namaz (insanı) kötülüklerden sakındırır...

Namaz doğru şekilde kılınırsa, insana ruhi yönden öyle bir aydınlık ve güç kazandırır ki, insan kendi iradesiyle iyi işlere daha fazla önem vermeye başlar ve kötülüklerden kaçınır. Ama namaz kılmayan bir kimsede böyle bir ruhi hazırlık ve güç bulunmaz bu yüzden namaz kılmayan birisinin kötülüklerden kendi iradesini kullanarak kopması ve iyiliklere yönelmesi kolay değildir.

Namaz mümin kimsenin doğruluk ve takvasının artmasına sebep olur. Namazı kılmamak ise kişinin kalbinin kararmasına  ve daha fazla günaha yönelmesine ve nihayet kurtuluş yollarının yüzüne kapanarak cehennemlik olmasına sebep olur. Elbette namazın insanı kötülüklerden korumasının değişik aşamaları vardır ve bu namaz kılanın iman derecesine, namazda gerçek manada Allah’a yönelişine bağlı olarak değişmektedir.

Namazı, kural ve adabını riayet ederek tam olarak yerine getirmek, insanın yüce ilahi makamlara ve insani erdemlere erişmesinde büyük bir rol oynar; birey ve toplum olarak insanın sağlıklı bir hayata kavuşmasına yardımcı olur.

Namaz kılan kimse, gasp olan bir elbiseyle ve gasp olan bir yerde namazın geçersiz ve batıl olduğunu bildiği için, hatta abdest ve gusül almak için kullanılan suyun bile temiz ve helal olmasının şart olduğunu göz önüne alarak başkalarının hakkına riayet etmeye, onların malına el uzatmamaya ve sürekli olarak gasp olan bir şeyden sakınmaya dini bir görev olarak özen gösterir.

Namazları belirlenen vakitlerinde ve şartlarını emir olunduğu gibi yerine getirmek, namaz kılanı sürekli olarak düzenli olmaya ve işlerinde ihmalkarlık ve başıboşluktan uzak olmaya alıştırır.

 Yüce Allah huzurunda boyun eğme ve onun verdiği nimetleri anmak gayesini taşıyan namaz, kişinin mütevazı ve başkalarının iyiliği karşısında duyarlı olmasına ve tekebbür, çekemezlik, bencillik ve diğer kötü huylardan uzak olmasına sebep olur.

Hz. Fatıma (Allah’ın selamı ona olsun) şöyle buyurmuştur:

“Allah, imanı sizler için şirkten temizlenme ve namazı kibirden korunma vesilesi kılmıştır.”

Namaz kılan bir kimse, namazının Allah katında kabul olması için diğer davranışlarını da düzeltmeye çalışır. Çünkü namazının kabul olmadığı taktirde -Hz. Ali’nin (Allah’ın selamı ona olsun) buyurduğu gibi- insanın diğer amellerinin de bir değeri kalmaz.

Peygamber (Allah’ın salat ve selamı ona ve Ehli Beyt’in’e olsun)  bir gün ashabına:

“Eğer sizlerden birinin evinin önünden bir nehir geçer ve o adam günde beş defa, o nehirde yıkanırsa acaba onun bedeninde kir kalır mı?” diye sordular. Onlar: “Hayır” dediler. Peygamber (Allah’ın salat ve selamı ona ve Ehli Beyt’in’e olsun): “Namaz da, sürekli akan bir nehir gibidir; insan namaz kıldıkça, namaz onu günahlardan temizler” diye buyurdular.

Sekizinci İmamımız Rıza (Allah’ın selamı ona olsun) namazın farz oluş hikmetini açıklarken şöyle buyurmuştur:

“Namaz, kulun kendi Mevla ve yaratıcısını unutmayarak kendi haddini aşmaması için gece-gündüz Allah Teala’yı anmasını sağlar. Allah’ı hatırlamak ve O’nun huzurunda ibadet için kalkmak, insanın günaha düşmesine engel olur ve çeşitli fesatlardan uzaklaşmasını sağlar.”

4. Yaratıcıya Teşekkür

Namaz, Yüce Allah’a karşı şükür etmektir. Allah’ın bize verdiği nimetleri saymak mümkün değildir; bu nimetler karşısında namaz küçük bir teşekkür mesabesindedir.

Dördüncü Masum İmam Zeyn’ul Abidin (Allah’ın selamı ona olsun) şöyle naklediyor:

“Büyük babam Resulullah (Allah’ın salat ve selamı ona ve Ehli Beyt’in’e olsun), çok ibadet eder ve namaz kılardı; namaz için ayakta durmaktan ayakları şişmişti. Kendisine, “Senin geçmiş ve gelecek tüm günahlarını Allah Teala, bağışlamış olmasına rağmen neden bu kadar kendini zorluğa düşürüyorsun?” denilince, Resulullah, “Acaba ben şükür eden bir kul olmayayım mı?” diye cevap verdi.

  Allah ibadet ve kulluğa layıktır.

5. Namaz ve Sağlık

Elbette namazdaki asıl gaye, insanın ruh temizliğini sağlamaktır.

Fakat bu manevi temizliğin yanı sıra namazın abdest, gusül, vücut ve elbisenin temiz olması gibi şartlarına baktığımızda namazın insanın dış temizliğinde de önemli bir etkisi olduğu ve böylece insanın sağlığını korumada da önemli derece de rol oynadığı ortaya çıkar.

6. Namazın İradeli ve Çalışkan İnsan Yetiştirmedeki Rolü

Günde beş defa, Allah’ın huzurunda durarak O’ndan başka her mabuttan yüz çeviren, İslam ve tevhit inancının doğuş yeri olan Ka’be’ye yönelen, ruhunu doğru niyetle temizleyen, mabuduna hitaben ilk sözü tekbir getirmek olan, böylece Allah’ın her nitelendirmeden daha üstün olduğunu her namazın başında tekrarlayan, en azından günde on defa Fatiha suresini okuyarak Allah’ı övgüyle anan ve gerçek övgünün O’na layık olduğunu ifade eden bir kimsenin nazarında artık maddi güçlerin bir değer ve ağırlık taşıması mümkün olamaz. Bu şekilde namaz kılan kimse artık ilahi ve insani hedefler uğruna çaba gösterirken hiçbir güç ve engelden de korkmaz. İşlerini sadece Allah için yapar ve her türlü şirk ve yağcılıktan uzak olur.

İşte bu gibi sebepler yüzünden namaz kılmaya Ehli Beyt çok önem vermiş, kendi Şia ve dostlarına yaptıkları tavsiyeleri arasında özellikle namaza dikkat etmelerini  hatırlatmışlardır.

Bu yüzden de namazı terk etmek büyük bir günahtır, insanın dinden uzaklaşmasına ve cehennem azabına duçar olmasına sebep olur.

Allah Teala, Kuran-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: Ahirette bazı suçlulara şöyle sorarlar:  “Sizi cehenneme düşüren nedir? Onlar şöyle derler: ‘Biz namaz kılanlardan değildik...

 

Bayram Dalga: Kurân Öğretilerini Yaymak Özellikle Din Alimlerinin Asli Vazifesidir

Kacardoğanşalı Köyü Ehlibeyt Camii İmamı Hüccet'ül İslam Bayram Dalga, Kurân kültürünün egemen olduğu bir toplumsal yapının tüm ilahi önderlerin hedefi olduğunu vurguladı ve ''Kurân öğretilerini topluma yaymak tüm Müslümanların, özellikle de din alimlerinin asli vazifesidir'' dedi.

Iğdır ilinin Karakoyunlu ilçesine bağlı Kacardoğanşalı Köyü Ehlibeyt Camii İmamı Hüccet'ül İslam Bayram Dalga, İkna muhabirine yaptığı açıklamada Kurân-ı Kerim'in Allah'ın insanlara sunduğu yaşam programı olduğuna işaret etti ve ''maalesef bu yüce kitaba en azından şu ana kadar gereken önemi vermemişiz. Acaba Müslümanların yüzde kaçı bu kitabı başından sonuna kadar anlayarak okumuştur?! Bence bu oran bir hayli düşüktür. Müslümana yakışmayacak ölçüde düşüktür. Demek ki biz Müslümanlar, hayat tarzımızı kendi nefsani isteklerimize göre şekillendirme eğilimi içindeyiz. Eğer Kurân'ın sunduğu hayat felsefesini benimsemiş olsaydık, toplumumuzun Kurân öğretilerinden bu kadar uzak oluşunu nasıl izah edebiliriz? İtiraf etmeliyiz ki Kurân'dan Müslüman bir toplum olarak çok uzağız. Bu mesafeyi bir an evvel kısaltmalı, toplumca Kurân'a doğru hareket etmeliyiz. Kurân öğretilerini öğrenmek, amel etmek ve diğerlerine öğretmek tüm Müslümanların, özellikle de din alimlerinin asli görevidir'' diye konuştu.

İran Kurân Haber Ajansı İkna'nın Kurân kültürünü yayma konusunda önemli bir misyon üslendiğine de dikkat çeken Dalga, ''dini öğretileri insanlara ulaştırmanın en güzel yolu bugünün teknolojisinden faydalanmaktır. İkna, böyle bir tebliğin örneğidir. Ben bu siteyi yakından takip ediyorum ve farklı dillerde İslam dünyasındaki gelişmeleri haber formatında sunan bu sitenin Müslüman milletler arasındaki irtibatı güçlendirebilecek iyi bir köprü olacağına inanıyorum'' şeklinde konuştu.

      

ZÜHTÜ MAKAS

12 İmamızın Şanı Şöhreti

Arap atta koç yiğide meydandı,
Muğannet şerinden dökülen kandı,
Evvelki İmamımız Şahı Merdandı,
ikinci İmamımızı haber al deyim.

Kabeye yaptır dı kandili Hasan,
Mubarek yüzünde telleri esen,
İkinci İmamımız İmamı Hsan,
Üçüncü İmamı haber al deyim.

Kerbela çölünde kaldı Huseynim,
Okudum Kur'anı açıldı eynim,
Üçüncü İmamımız İmam Huseynim,
Dördüncü İmamı haber al deyim.

Dünya da görülmedi böyle abidin,
Din içinde sağlamışız yağçı Din,
Dördüncü İmamımız Zeynel abidin,
Beşinci İmamımızı haber al deyim.

Özleri güzeldir adları ağır,
Müşküle döşende onları çağır,
Beşinci İmamımız Muhammed Bakır,
Altıncı İmamı haber al deyim.

Dünyada görülmemeiş bir böyle hadık,
Yedik içtik dünya malın taladık,
Altıncı imamımız Caferi Sadık,
Yedinci İmamı haber al deyim.

Dünyada görülmemeiş böyle bir böyle ezim,
Divit gelem getir men cemalın yazım,
Yedinci İmamımız Musayı Kazım,
Sekizinci İmamı haber al deyim.

Kılın Namazınızı koymayın kaza,
O Dünyada verile ağır bir ceza,
Yedinci İmamımız Ya İmamı Rıza,
Sekizinci İmamı haber al deyim.

Ağaya gidenler giyinir Ağı,
Kafirler çekmiş sineme dağı,
Dokuzuncu İmamımız Muhammed takı,
Onuncu İmamı haber al deyim.

Özleri güzeldir Cennetin bağı,
Yediyi içtiyi Cennet otağı,
Onuncu İmamımız Aliyyen Nakı,
On birinci İmamı haber al deyim.

Seher, seher sübhü yerleri efsafi,
Bir müşkülüm var onuda gör bari,
On birinci İmamız Hasan Askeri,
On ikinci imamı haber al deyim.

Mekkeye gidenler ziyaret ederler Hacer-ül esvedi,
Ölen de demeyin malım dünyada döküldü kaldı,
Her günkü İmamımız ölmemiş bilinki sağdı,
On ikinci İmamımız Sahibel ZamanMehdi ez zaman ez zaman...
Derleyen
Zühtü MAKAS

Emekli öğretmen ve Emekli halk Eğitim müdürü


 

Toplam 1 Blog, 1 Sayfada Gösterilmektedir.
[1]

 
Cankat.Net